Sevgi Zekası: Öz sevgi

İnsan çevresindeki karanlıklara değil, hayallerindeki aydınlıklara gidiyor. İçinizdeki şükür ve kanaat, yüzünüzde nura ve süknete dönüşür.

Dr. Muhammed Bozdağ

Rumuz:
Şifre:
Site İçi Arama:
Flash Player yüklemek için tıklayın

Muhammed Bozdağ

Muhammed Bozdağ, Yazılar, Röportajlar, Duyurular, Açıklamalar, Haftanın Konusu...

Almanya'da Türkiye renkleri

10-Ocak-2011
Almanya- Duisburg Aztec Kitap Fuarına Katıldık. Fuarla ilgili ilginç izlenimler edindik...

  

Duisburg’da düzenlenen dokuzuncu geleneksel Aztec (astecgmbh.com) kitap fuarına katıldık. Fuara ilgi özellikle son iki günde çok büyük oldu.  Fuara toplam yüzbin civarında katılımcı olmuş. Cumartesi günü oluşan  izdiham nedeniyle binlerce kişi fuara giriş yapamadı.

Fuar Türklerin birbiriyle kaynaşmaları açısından oldukça ilginç bir zemin oluşturdu. Türklere ait bir çok sivil toplum kesiminin temsilcisi fuarda buluştu. Kitap ve çeşitli eşyanın sergilenip satıldığı ortam çok canlıydı.

Fuarda bir yandan yoğun şekilde kitaplarımızı imzalarken bir yandan da toplumun farklı kesimlerinden çok ilginç diyebileceğimiz kişiliklere ve anlatımlara tanıklık ettik. Dinlediklerimizin bir kısmını, fırsat bulduğumuzda not ettik ve sizlere de yansıtmak istedik. Aşağıda fuarla ilgili izlenimlerimizden kesitler bulacaksınız.  

Özetle İzlenimlerimiz…

Türk kökenli psikolojik danışman Emrullah Bey Türk ve Alman halklarıyla ilgili hangi gözlemlerde bulundu? Kimyacı bir bilimci olan hasan Beyle Nur Katmanları adını verdiği evreni açıklama modeli hakkında neler konuştuk? Aksakallı Hafiz Vahdi Bey Ankarada askerlik yaparken Bediüzzamanla tanışmasını nasıl anlattı? Kitabımızı okuduktan sonra kitap yazmaya dua eden şair Yusuf Akkaya’nın  başarısına nasıl tanıklık ettik? Ağır hastalıklarla ve acılarla boğuşan Şerafettin bey bize neler anlattı?  Almanya’da Anadolu ezgileri besteleyip icra eden Sivaslı Cafer Altun’la nasıl karşılaştık? Ve Almanya hakkında bazı tespitler…  Fuardan izlenimlerimize buyurun…

Psikolojik Danışmanla Sohbetimiz

Psikolojik danışmanlık  yapan Emrullah Köksal beyle Almanya’daki Türklerin ve Almanların psikolojik durumları hakkında konuştuk. Emrullah Beyin hem danışmanlık ve hem de ilahiyat eğitimi var ve bireysel terapi uyguladığını söyledi.

Gözlemlerine göre Batıda en büyük bunalım sebebi aile kurumunun tükenmiş olması. İnsanlık kendi tabiriyle dijital terörün kuşatması altında.  Sorun yaşayanlar  bunalımda olanlar bir boşluk ve anlamsızlık hissinde ve pek çok insan intihar eşiğinde yaşıyor bu yüzden. Emrullah beyin görüşleri şöyle: Türkiyeli Müslümanlar iki kültür arasında sıkışmış durumda. Türkiye’nin buradaki Türk toplumun sorunlarının çözümü için acil bir şeyler yapması gerekiyor. Freud’un görüşlerini  bunalımları çözmekte etkisiz ve yararsız görüyor. Kendisinin dini arka plana sahip olmasının çok avantajını görüyormuş. Anlatımında ve sorun düzeltmede dinin oldukça etkili olduğunu gözlemliyormuş.

Dr. Duran Devrim de benzeri fikirler paylaştı. Avrupa’daki Türk sivil vakıf/dernek yapılarını yeterince etkin bulmuyor. Özellikle toplumun zihninde yanımda devlet desteği yok fikrinde olduğunu düşünüyor. Almanlarda da özellikle değer sıkıntısı olduğuna vurgu yapıyor. Duran bey de bir çok  Türk gibi en çok Almanlarda gördükleri yabancı ayrımcılığından şikayet edenlerden…

Yeni Evren Modeli: Nur Katmanları Modeli

 Fuardaki ikinci gün iki kız kardeş okuyucumuz kitaplarını imzaladıktan sonra, derin araştırmalara sahip babalarını benimle tanıştırmak istediklerini söylediler. Bir süre sonra fuara gelen bu değerli ailenin babası Dr.Hasan Kılıç beyle tanışma şansına sahip oldum.  Hasan bey sima olarak bana ülkemizin ilk atom mühendisi merhum Prof. Ahmet Yüksel Özemre’yi hatırlattı.

Dr. Kılıç’ın yüzündeki tebessüm sayesinde içindeki iman huzuru çok net hissediliyordu. Kendisi konuştukça dikkatimi derinden yakaladı. Bir yandan bekleyenlere kitap imzalarken böyle yarım dikkatle dinleyebildiğimiz çok önemli yaklaşımları anlamak zordu. Bekleyenlerden özür dileyerek izin aldım ve Dr. Kılıç’la standımızın uzağında bir köşede konuşmaya çekildim. Uzun yıllardır modelini kitaplaştırmak için evine çekildiğini öğrendim. Almanca yazdığı modeli İngilizceye çevrilecekmiş. Bir an önce yayınlanmasını ve Türkçeye de çevrilmesini diliyorum.

Kendisi mümin bir bilimci… Ve eğer söylediklerinin bilimsel temelleri sağlamsa gerçekten de önümüzdeki yıllarda bilim dünyasının dikkatlerini Kur’an’a çekecek ve de var oluşu tek bir formülle açıklamaya çalışan bilimin kafasını allak bullak edecek bir model ortaya çıkacak.

Dr. Kılıç maddenin temelini ışıkla izah ediyor. “Nurur Lehrer”, veya Nur katmanları modeli hakkında çok özetle algıladığımı size şöyle açıklayayım: 

Evreni açıklamaya çalışan Einstein dahil çok sayıda modern bilimci evrenin tek bir formülle açıklanabileceğini düşündüler, bunu aradılar ama henüz bulamadılar. Nur katmanları modeli o aranan açıklama olma iddiasında ve temelini Kurandan alıyor. Kurana dayanan bir buluş.

Madde esasta Kuranda belirtilen nurdur, yani ışıktır. Işığı tanımlayan 30 civarında özellik var ve ışığın gözden kaçan bir özelliği kesitli parçacık olması değil katlanıp uzamasıdır. Işık tıpkı lastik gibi uzuyor veya  katlanıyor. Işığın uzaması ve katlanması ilahi bir planla, ölçüyle, kaderle kurallara bağlanmış. Kuranda nurun ala nur/ nur üzerine nur tabiriyle kast edilen ışığın birbiri üzerine katlanmasıdır ki bu katlanma yedi kat temeli üzerine işliyor. Işığın uzamasıyla katlanması arasındaki ilişki zamanın daralmasıyla genişlemesi arasındaki ilişkiyi ifade ediyor. Işık bir atomun-protonun içine sığacak kadar katlandığı gibi milyarlarca ışık yılı olan evrenin en ücra köşesine lastik gibi uzayacak kadar da uzayabiliyor. Buna göre yol alan ışık, kopup giden değil, çıktığı yerle bağını koruyarak lastik gibi uzayan ışık oluyor.

Dr. Kılıç maddeyi proton temelinde ele alıyor. (Kendisiyle elektronu konuşamadık ve benim proton temellendirmem belki güncel modele uyduğundan hala da kafamdaki modelle aktardıklarının ilişkisini tam kuramadım) Işığın protondan çıktığını, protonla bağlantılı olduğunu söylüyor. Ben kendisine anlaşılmasını kolaylaştırmak bakımından güneş metaforunu verdim. Yani güneşi proton kabul edersek, güneşten evrene yayılan ışık modeli, maddenin esas modeli… yani güneşten yayılan ışığın güneşle bağ kopmuyor.. adeta sayısız iplikçikler gibi güneşten tarih boyunca fırlayıp uzaya akan ışık birer lastik teller gibi aslında güneşe bağlı… ve evrenin öteki ucuna kadar da gitse bu bağ sürüyor. Buna göre evren tek bir güneş, ya da tek bir karadelik. Protonun en küçük boyutu bu anlamda 10 üzeri -17, en büyük boyutu da 10 üzeri +30 olabiliyor.

Dr. Kılıç’ın modeline göre evren zamanı  iki taraftan sonsuza/zamansızlığa  uzayabiliyor ve biz arada kalıyoruz. Maddenin proton temelinde bu genişleyip daralması hacimsel değişimi ifade ediyor. Bu açıdan dünya 1 cm3 küçültülebilir.

Dr. Kılıç’a bu anlamları çıkarırken Kuran’ın salt zahiri anlamlarından mı hareket ettiğini sordum. Her yönden ve her anlamdan konuya bakmaya çalıştığını söyledi… Biraz Batıni bir yaklaşım olarak da bir örnek verdi. Uzay zaman modelini  Yasin suresinin Ya ve Sin harfleriyle ilişkilendirdi. Ya harfinin zamanın başlangıcı ve sonunun bir birinden ayrılışını, sin harfinin de mekanın dalgalı, katlanmalı yapısını temsil ettiğini ifade etti. Yasin Suresinin sekizinci ayetiyle maddenin sekiz şeklinde zincirin halkaları gibi bağlantılanmasına göndermede bulundu.

(Kişisel bir not: Yüce Kuran’dan bu şekilde anlamlar çıkarılması tabii ki her zaman kişisel görüştür. Bu anlamlar doğru çıkarsa muhteşem bir buluş, yanlış çıkarsa da bilimcinin/alimin kendi fikrinin kısırlığındandır deriz. Bizim Kurandan çıkarabileceğimiz derin ikincil anlamlar belki özel insanlara, erbabına hitap ediyordur ve ama Kuran bu tür yorumların sınırına çekilemez. Her çağ ve her dimağ Kur’andan başka başka derin dersler alabilir.)

Temel noktalarını anladığım kadarıyla sizinle paylaştığım bu konu ne yazık ki  ayak üstü konuşulacak basitlikte bir konu değil. Hasan beyle bu konuyu sabahlara kadar konuşmak isterim. Almanca bilmiyorum. Kendisinin de bilimsel Türkçesi biraz zayıf gibi geldi bana. Dilerim kitabı en kısa zamanda çıkar ve Türkçeye de çevrilir. Eğer sözünü ettiği model  iç tutarlılık ve bilimsel temeller açısından, iddia ettiği gibi sağlamsa -ki kendisi bu konuları çok önemli bilimcilerle de tartışıyormuş- önümüzdeki yıllarda Hasan Beyin “Nur katmanları” modeli bilim dünyasında büyük bir dalgalanma oluşturacağa benziyor. Ben de kuantum modelleriyle boğuşmuş birisi olarak diliyorum zihnimdeki sorulara cevap bulmuş  ve yanlış anlamlarımı düzeltmiş olurum.  Kendisine başarılar diliyorum.

Şaşırtıcı Bir Bediuzzaman Gönüllüsü

Fuarda etkilendiğim ilginç renklerden birisinden söz edeyim. Aksakallı muhterem bir sima kocaman bir gülümsemeyle standa yaklaştı ve selam verip elimi sıktı. Konuştukça dikkatimi çekti ve anlattıkça not etmek istedim.

Hafiz Vahdi Aveder bey Nevşehir’in yetiştirdiği hafızlardan…  Bediuzzaman ile ve kimi talebeleriyle ilgili hayli ilginç hatıralara sahip. Bu hatıraları dinlemek benim için bir ayrıcalık oldu. Birisini size aktarmak için not ettim.

Vahdi bey 1959 yılında Ankara’da askerlik yapar. Bediüzzaman’ın Ankara’ya geldiğini ve kendisinin Ankara’ya sokulmadığını duyarlar. Kendisiyle Sıhhiye Bölüğünde asker olan 11 rütbeli, askerde o zamanın şartlarında Risale-i Nur dersleri yaparlarmış. Bu kimseler arasında Başçavuş Kenan, Celal, Fahri gibi isimleri hatırlıyor.

Bediuzzaman’ın gelişi hafta sonu… Aralarında bir sivil olmak üzeri yirmi kişi Bediuzzaman’a gönüllü korumalık yapmak arzusuyla onu karşılamaya giderler. Bediuzzaman şehre Eskişehir yolundan gelir. Şehrin girişinde Bediuzzaman’ın durdurulduğu yerde çok büyük bir kalabalık görürler. Kimisi Risale-i Nur talebesi olarak hasretten, kimisi de didişmeleri görmek için meraktan oradadır.

İnsanlar oradaki bekleyiş sırasında Bediuzzaman’ın sırayla elini öper ve hoş geldiniz derler. Vahdi bey de elini öpmek ister. Yaklaşır. Adını sormaya, kimliğini öğrenmeye fırsatı olmayan Bediuzzaman, o insanların birbiri ardına el öpüp geçtikleri, dua aldıkları hengamede kendisine şöyle söyler: “Hafız, farzları zayi etme. Hocan hacı Hamid’e söyle, aramızdaki sırrı ifşa etmesin.”

Vahdi bey çok şaşırır. Çünkü ne hafız olduğundan ve ne de kendisini yetiştiren Hacı Hamid hocadan söz etmiş ve ne de kendisini tanıtmıştır. Bu arada Nevşehirli olan Hacı Hamid’in Türkiye genelinde yedi bin hafız yetiştirdiğini öğreniyorum kendisinden.

Vahdi bey ve arkadaşları, yolu açılan Bediuzzaman’ın ardından kalabalıkla birlikte Ankara Ulusta ki Beyrut Palas oteline kadar gelmişler. Kalabalık bu kez oraya yığılmış. Bediüzzaman gazetecilerin resim çekmesine izin vermiyormuş. Eleriyle ret işareti yapıyormuş. Otel çevresindeki görüntüyü hatırlıyor. Gazeteciler otele merdiven dayamışlar. Pencereden çıkıp resim alabilmek için… Jandarmalar çıkanları indiriyormuş.

Vahdi Beyden ve eşleri Hanife Meryem hanımefendiden çok ilginç başka hatıralar da dinledim. Hatıralarını kaydedip gelecek nesillere bırakmalarını önerdim. Aveder ailesiyle sohbetim dünyanın faniliğini ve sonsuzluğa hazırlanmanın önemini derinden hissetmeme katkı sağladı. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Bir şairin İlk Eseriyle Tanıştım

Kitap imzalama yoğunluğu içerisinde bir genç yaklaştı ve hızla bir hikaye anlattı. Düşün ve Başar kitabımızı okuduğunda o kitabın yazılışına temel teşkil eden duadan çok etkilenmiş. O da aynı şeklide bir dahaki sene bu fuarda benim de bir kitabım olsun diye dua etmiş. Aradan bir yıl geçmiş ve bu sefer ki Astec fuarına şiir kitabını yetiştirmiş.

Yusuf akkaya’nın azmine, içten duasına ve şiir üslubuna tanıklık etmek beni onurlandırdı. Yusuf Akkaya 1981 Kars-Sarıkamış doğumlu. Dil eğitimi için gitmiş.  Almanya’da evlenip orada kalmış. Eserinde genelde dini temalar ve manevi öğütler içeren Akkaya’nın satırlarından bazılarını size sunmak isterim:

“Ninem su isterdi çeşmeden/ getirmek için yarışırdık./ bazen hayvan gütmeyi sıraya koyar/ sıra karışınca da dalaşırdık.”

“Ormana giderdik çoluk çocuk,/ sırıklar getiridik evlere/ en irisini/ en uzununu/ ve en ağırını/ sen taşırdın hep.

Yusuf Akkaya’yı kutluyor, üslubunu daha da geliştirmesini ve nice başarılı eserler vermesini diliyorum.

Ağır İmtihanlardan Geçen Bir Adamın İbretli Hikayesi

Bir beyefendi hızla standa geldi, beni televizyon programlarımdan tanıdığını, çok dertli olduğunu ve danışmak istediğini söyledi. Oturduk, konuştuk. Kendisini dinledikçe derin düşüncelere daldım, yaşadığı o çok zor imtihanları Allah kimsenin başına vermesin.

Adı Şerafettin Beklen. Zonguldaklı…  9 ve 14 yaşlarındaki iki çocuğu ender rastlanan ve dünyada 25 çocukta görüldüğünü söylediği kokain sendromu denen hastalıkla ve birer yıl arayla kaybetmişler. Kendisi de, eşi de çok üzülmüş, iki kişi yapayalnız kalmış, derin gerilimlere düşmüşler.

Kendisi de bunların sonunda lenf kanseri olmuş. Bir yıl ağır kemoterapi görmüş. Kanserden kurtulmuş gibi görünüyor ancak ızdıraplı olduğunu söylüyor. Bacaklarında-ayaklarında  his kaybı varmış. Kemoterapiden sonra beyninde sürekli bir vızıltı başlamış… Kesilmeyen aralıksız zzzzzzzzzz arı vızıltısı gibi bir gürültü. Adeta bütün vücudu, dikkati, hayatı, her şeyi beyninde odaklanıyormuş.

“Tek çareyi zikretmekte buluyorum. Zikrederek kafamı bu durumdan uzaklaştırabiliyorum bir miktar ve biraz rahatlayabiliyorum. Uyursam ses kesiliyor, uyanınca da tekrar başlıyor ve gitmiyor.” diyor. Bu çok ağır zorluklara tamamen imanın gücüyle dayanabildiğini söylüyor.

Kendisiyle aynı hastalığa yakalanan ve aynı hastanede yatan iki inançsız Alman’ı örnek veriyor. Birisi pencereden atlayarak, diğeri de kendisini trenin önüne atarak intihar etmiş. Tahammül edememişler acıya..

“Artık hiçbir şey istemiyorum. Sadece öleceğim günü bekliyorum. Öyle dünya hırsım, evim arabam olsun, hiçbir isteğim kalmadı. Sadece Allahın emri gelip de öleceğim zamanı bekliyorum” dedi.

Benim farklı, özgün ve iyi bir öneride bulunabileceğimi düşünmüş. Ben de tam ağzımı açıp güya kendimce akıl verecekken birden sözlerim boğazımda düğümlendi. “Ben kime akıl vermeye cüret ediyorum ki. Adam en ünlü hocaların, en modern terapinin çarkından geçmiş.”

Kendimi onun yerinde hayal ettim. Allah göstermesin. Ben bu adamdan daha dayanıksız bile olurum. İki çocuğu böyle kaybetmek, bu kadar ağır hastalık ve devam eden tam da beynin odağında bu gürültü. Kaçabileceğin, sığınabileceğin, rahatlayabileceğin hiçbir yer yok. Allahtan başka… Düşersin yüzünün üstüne de elin, ayağın felç olur. Kimse hiçbir şey yapamaz da Allah’ım beni ancak sen kaldırabilirsin dersiniz.

Bol su içmesini, yürümeye çalışmasını, kendisini sürekli yoğun meşgul etmesini, dünya ötesiyle düşünce bağlarını canlı tutmasını, hastalığı artık kimseyle konuşmamasını önerdim. Hastalığıyla imtihan edildiğini, hastalığının kalbindeki dünya sevgisini yok etmek için geldiğini ve kendisini esas yurdu olan cennetin üst makamlarına hazırladığını açıklamaya çalıştım.

Allahtan kendisine de eşi hanımefendiye de sağlık, huzur ve esenlik diliyorum.

Almanya’da Anadolu Ezgileri Dinlemek

Yaşadığım sürprizlerden biri, epeyce bir zamandır merak ettiğim bir dostun da tezgahımıza gelmesiydi.

Birkaç yıl önce gönderdiği bir albümü sayesinde kalbindeki memleket hasretini algıladığım  Türk Halk Müziği sanatçısı Cafer Altun ile bu kez yüz yüze  tanışıp konuşma şansım oldu. Cafer Altun Sivaslı, üç çocuk babası ve eşi Giresunlu…(Müziği için Bkz. www.caferaltun.de)

Sohbetlerden Derlediğiniz Bazı Bilgiler

Almanya’daki hayata dair not ettiğim bazı bilgileri de paylaşmak isterim.

Almanya çocuk ölümlerinin en az olduğu ülkeymiş. Çocukların korunmasında çok hassasmışlar. Hamile bir kadın işten çıkarılamıyor. Anne, bebeğin bakımı için üç yıl evde oturabiliyor. Bu dönemdeki ilk yıl maaşını işveren, sonraki iki yıl da devlet ödüyor. Çocuk için ayrıca bakım, eğitim vb. paraları ödeniyor.

Çocuk apartmanda gürültü yaptı diye suçlanamaz.  Çocuk komşuya zarar verirse babası da s

orumlu olmakla birlikte zararı devlet tazmin ediyor gerektiğinde.

Trafik cezaları ağır. Kırmızı ışıkta geçenin ehliyeti üç ay alıkonuluyor. Tekrar ederse alıkoyma süresi uzatılıyor.

Şehirde taksicilik plakayı satın almakla değil

 ve plakalar çok pahalı değil. Esas mesele taksicilik lisansı almak. Bunun için özel bir eğitimden geçilmesinden sonra şehrin tanınması ve hizmet kalitesi açısından imtihanı geçenlere lisans veriliyor.

Göreve çıkan polisler çelik yelek giyiniyor. Polis çok iyi psikolojik eğitimden geçiriliyor. Polis çocukları trafikte yeşil ışıkta geçiş eğitimi veriyor uygulamalı olarak… Çocukları yetişkinler gibi çok ciddiye alıyor, büyük insanlar gibi ciddiyetle muhatap alıyorlar.

Yetenek.com

Köşe Yazarları