Sevgi Zekası: Öz sevgi

İnsan çevresindeki karanlıklara değil, hayallerindeki aydınlıklara gidiyor. İçinizdeki şükür ve kanaat, yüzünüzde nura ve süknete dönüşür.

Dr. Muhammed Bozdağ

Rumuz:
Şifre:
Site İçi Arama:
Flash Player yüklemek için tıklayın

Toplum: Siyaset, Gelecek

Toplumsal, siyasi sorunlar ve gelecek öngörülerine ilişkin yazılar...

Osmanlı askeri Fransızı işte böyle ağlattı

14-Ağustos-2010
1915'te Çanakkale Savaşı'nda yaşanan ve Osmanlı askerinin merhametini anlatan öyle bir olay var ki...

Osmanlı askeri Fransızı işte böyle ağlattı

• Düşmanlarının bile hayran olduğu ordu!

Adı, tarihteki büyük kumandanlar arasında anılan Napolyon Bonapart`a, Saint Helena adasında hapiste bulunduğu sırada "Kimler büyük adamdır?" diye sormaları üzerine, o, Fatih Sultan Mehmed`i kastederek: "Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. `Neden?` derseniz, bana pek acı gelen bir gerçeği açıklamam icap eder ki, o da şudur: Ben kılıçla fethettiğim yerleri, hayatta iken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır." demiştir.

 13. yüzyılın sonlarında tarih sahnesine çıkan Osmanlı Devleti`nin sınırları, 16 ve 17. asırlarda en geniş hâline ulaşmıştı. Batı cephesi Trieste ile Viyana`da, kuzey cephesi Polonya`nın bitişiğindeydi. Karadeniz ile Azak Denizi birer Osmanlı gölü hâline gelmişti. 1475`ten 1768`e kadar Osmanlı İmparatorluğu ile ona bağlı devletlerden başka hiçbir devletin bu denizlerde kıyısı yoktur. Kafkasya`nın batısı gibi, Asya`nın batısında Dicle ve Fırat nehirlerinin yatakları da İran Körfezi`ne kadar Osmanlı idaresi altındaydı. Osmanlı, Suriye`yi de en geniş coğrafî mânâsıyla elinde tutuyordu. Arabistan`ın batısı bütünüyle en güneydeki Yemen`i içine alacak şekilde Osmanlı idaresindeydi ki, bu da Osmanlı`ya Hint Okyanusu`nda hâkimiyet sağlıyordu. Aynı şekilde, Kuzey Afrika da Mısır`dan en batıdaki Fas`ın doğu sınırına kadar Osmanlı toprağıydı. Böylesine büyük bir devletin uzun ömürlü olmasında, kaynağını mânevî değerlerden alan bazı hususlar vardır ki, bunların bilinmesi yeni yetişmekte olan nesillere ufuk açacaktır.

• Osmanlı ordusunu ayakta tutan üç unsur neydi?

İtaat, intizam ve temizlik

Osmanlı ordusunun muvaffakiyete ulaşmasında en mühim hususiyet; âmirlere itaat, nizam ve temizlik.. kısaca iç ve dış disiplindir. Osmanlı ordusunu yakından tanıma fırsatı bulmuş yabancılar, sefirler ve komutanlar, onun bu hususiyetine dikkatleri çekmişlerdir. Meselâ, Avusturya`nın İstanbul Büyükelçisi Busbecq, Kanunî`nin Amasya ordugâhını şöyle tasvir eder:
"Bu muazzam kalabalık içinde medhe değer görünen nokta, sessizlik ve disiplindir. Hiçbir bağrışma ve uğultu yoktur. Hâlbuki alelâde kalabalıklarda böyle şeyler eksik olmaz. Herkes kendisine tayin edilen noktada rahatça duruyordu. Paşalar, sancak ve alay beyleri, yüzbaşılar ve daha küçük Türk subayları yerlerine oturmuşlardı. Alelâde neferler ayakta idi. En çok göze çarpan topluluk, sayıları birkaç bine erişen yeniçerilerdi. Bunlar, diğer birliklerden ayrı bir yerde uzun bir saf hâlinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki, benden çok uzakta bulunmadıkları hâlde, acaba canlı insanlar mıdır, yoksa birer heykel midirler diye tereddüt ediyordum. Bu mevkiden ayrıldığım zaman, hoş bir manzara göründü. Sultan`ın hassa alayı, atlar üzerinde, yerlerine dönüyordu. Atlar gayet güzel ve yüksek olmalarının yanında, gayet bakımlı ve süslü idi."

Georg von Mühlenbach başka bir yazısında Osmanlı ordusu ile alâkalı şunları söyler:

"Orduda düzen tek kelimeyle fevkalâdedir. Fikrimce bu nizam, içki yasağı ile sağlanmaktadır. İçki yasağı, Türk askerini itaatkâr, uyanık ve kanaatkâr yapmıştır. Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk, ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu, geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyen asker, parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecavüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduğunu söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zîrâ böyle şeyler olmaz.

Bu anlayış, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve devletini muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hristiyanların ordularında ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamamen aksini husule getirir. Türkler bunu çok iyi bilmekte ve değerlendirmektedir. Ordugâhlarına şarap girmemesi için her türlü tedbiri alırlar. İki üç gün önce bir konağa vasıl olduk, bu konakta meyhaneler vardı, ordu orada bulunduğu müddetçe meyhaneler kapatıldığı gibi, her türlü şarap alışverişi de yasak edildi."

Osmanlı ordusunun harp gücünü Mareşal Montecuccoli, birçok Batı diline çevrilerek klâsik olmuş Tabiye isimli kitapta şöyle anlatıyor: "...Osmanlı Devleti o derecede kudretli ve kuvvetlidir ki, çok sayıda, mükemmel eğitim görmüş askerlerden müteşekkil ordusu, her an harbe hazırdır. İstenildiği anda yürüyüşe geçebilen bu ordu, her zaman emre âmadedir. Ordunun yürüyüşe başladığını daha düşman öğrenmeden Türk ordusu, muharebe sahasına girmiştir. 1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşup Tuna yoluyla Belgrat`a, Osiyek`e, Budapeşte`ye Türklerin çektirdikleri gemiler ve taşıdıkları yiyecek ve ağırlıklar tarif edilemez, akıl almaz. Gerek ordu yürüyüşünü, gerekse ağırlık naklini Osmanlılar, bütün hileleri kullanarak saklarlar. Düşman casuslarına dâima ters hedef verirler. Her seferindeki hileleri de, bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya`da görünen Türk ordusu, şaşkınlık doğurmuştur. Malta`ya gideceklerini yayıp Girit`e sefer etmeleri de böyledir. Savaştan çok önce vaktiyle tedarik görmek, Romalılarda usul ve kaide idi. Osmanlılar, başlangıçlarından itibaren Romalıların bu usul ve kaidesini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlı ordusundaki her çeşit san`at erbabı işçinin sayısı, şaşılacak kadar çoktur. Kılavuzları ve casusları da çoktur. Ordunun büyük ağırlıkları ve topları bulunduğu için nakliyeye ehemmiyet verilir. Diğer milletlerin tahammül edemedikleri, takat getiremedikleri meşakkatlere Türk ordusu alışıktır. Çok iyi siper ve tabya yaparlar. Ordunun yürüyüşü fevkalâde sür`atlidir. Bizde `Türk`te ayak kurşundan ve el demirdendir.` atasözü meşhurdur. Türk askeri cesurdur."Aslında Montecuccoli`nin bu sözleri Osmanlı ordusunun, Hz. Peygamber`in (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş stratejilerini ehemmiyetle benimseyip tatbik ettiğini göstermektedir.

 Fransız yazarı Montaine ise, Osmanlı ordusunu ve karargâhını şöyle tasvir eder: "İlk dikkat ettiğim husus, muhtelif teşkilâta mensup Türk askerlerinin, kendi karargâhları içinden hârice çıkmamaları idi. Bizim karargâhlarda cereyan eden işleri bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat gerçek şu ki, her tarafta tam bir sükûnet ve sessizlik hüküm sürüyordu. Kat`iyen kavga ve münakaşaya tesadüf edilmiyordu. Hiçbir zorlama ve şiddet harekâtı görülmüyordu. Sarhoşluktan yahut kafa kızgınlığından ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan başka, her taraf tertemizdi. Gübre yığınları, süprüntüler görülmüyordu. Göze yahut buruna fena gelecek hiçbir şeye tesadüf etmedim. Bu gibi şeyleri Türkler yakıyorlar yahut uzağa götürüyorlar. Neferler de büyük bir çukur açarak, pislikleri oraya gömüyorlar ve karargâhı tertemiz tutuyorlar. Bizim askerimiz arasında olduğu gibi hiçbir tarafta bir sarhoşluk, cünbüş yahut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler kâğıt ve zar oyununu bilmezler."

İman ve "İ`lây-ı Kelimetullah" ahlâkı

Osmanlı ordusunun muvaffakiyetinin altında yatan en önemli unsur; dinî ve millî motivasyondur. Osmanlı Türkleri, dünya nizamını temin etmek üzere, Allah tarafından vazifelendirilmiş olduklarına inanıyorlardı. Bununla ilgili olarak Babinger: "Türk ordusunda hâkim olan maneviyat, muhakkak ki, herhangi bir düşman ordusununkinden çok üstündü." der.
Aynı şekilde 2. Murad devrinde Anadolu`ya gelip Türk ordusunu gören De la Brocqiere de şunları yazar: "Ordudaki büyük emirler ve kumandanlar; öyle basit bir kıyafette idiler ki, onları, alayların içinde alelâde neferlerden ayırmak imkânsızdır.

Padişahı (2. Murad`ı) camide namazını kılarken görmeye muvaffak olabildim. Ne tahta benzer bir koltukta ne bir iskemledeydi; yere serilmiş bir seccadede ibadet ediyordu. Çevresinde, arkasında veya başı üzerinde, mevkiini işaret eden hiçbir şey yoktu."

Osmanlı ordusunun sahip olduğu İ`lây-ı kelimetullah mefkûresi, onu soygunculuktan ve yağmacılıktan korurdu. Kanunî, ordusunu güzel bir bahar mevsiminde sefere çıkarmış ve Belgrad önlerine kadar gelmişti. Ordu mola verdi. Önce namaz kılacaklar, sonra da yemek yiyeceklerdi. Atlarından inen askerler, hemen çevredeki çeşmelerin başlarına yığıldı. Mola verilen yerde bir manastır vardı. Manastırın başrahibi bu manzarayı görünce, aklına şeytanî bir düşünce geldi. Bu fırsattan istifade ederek, Osmanlı`nın ruh kumaşını deneyecekti. Bakalım bu askerin kalitesi ne kadardı? Hemen manastırdaki genç rahibe kızları, o devre göre açık saçık sayılabilecek giyimlerle çeşmelere yolladı. Güya manastıra su getireceklerdi. Kendisi de durumu gözetlemeye ve askerlerin nasıl davranacaklarını anlamaya çalışacaktı. Ancak gördükleri karşısında hayretten hayrete düşmüş, tabiatıyla da çok üzülmüştü. Çünkü bu genç rahibeleri açık saçık vaziyette çeşme başında gören askerler, hemen geriye çekildiler ve arkalarını dönerek onları görmemeye çalıştılar. Rahibeler çeşme başlarında oyalandıkları müddetçe de, asla dönüp bakmadılar. Ancak el ayak çekilince, tekrar çeşme başına geldiler. Rahip bütün bunları hayretler içinde gördükten sonra, daha önce duyduklarına da inanmak zorunda kaldı. Bu asker, sıcakta ve susuz olduğu hâlde, kenarından geçtiği bağlardan bir salkım üzüm koparmamıştı. Hattâ üzüm koparan birkaç asker de, yerine değerinden çok fazla edecek altın paralar bırakmıştı. Bunun üzerine rahip, Haçlı komutanlarına bir mektup yazdı. Onlara şunları söyledi: "Osmanlı ordusunun kalbinde müthiş bir Allah korkusu ve sevgisi vardır. Bunlar dünya malına itibar etmezler. Kadına, kıza dönüp bakmazlar. Ancak Allah yolunda ve padişah buyruğunda severek savaşırlar. Kendilerinden çok, din ve vatanı düşünürler. Adaletlidirler. Zulümden çekinirler. Allah için ölmeyi şeref ve nimet bilirler."

Osmanlı komutanları, askerleri yağmalama gibi kötü alışkanlıklardan korumaya nail olmuşlardı. Meselâ, Mısır Seferi`ne giderken Gebze yakınlarındaki bağlık bahçelik bir arazide mola verdiğinde Yavuz Sultan Selim`in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden bir şey çıkmaması üzerine ellerini Ulu Dergâha kaldırıp: "Allah`ım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lütfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi, sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır Seferi`nden vazgeçerdim." dediğini kaynaklar haber vermektedir.

Bununla ilgili olarak Iorga şöyle der: "Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi ülkenin halkı için bir felâket, bir Türk ordusunun geçişi bir saadetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi; zîrâ zengin Türk ordusu ile geniş ölçüde alışveriş yapardı. Balkanlarda genç Hristiyan kızları, tek başlarına mal satmak için endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Belgrad`dan geçerken genç Sırp kızları ordugâha geldiler. En iyi elbiselerini giymişlerdi. Getirdikleri malları birliklerin içine girip sattıktan sonra çekilip gittiler. Hangi yerden geçtiysek köylüler, orduyu sevinçle karşılıyorlardı. Türk askerine bol bol mal satıp çok para kazanıyorlardı. Böyle bir durum Avrupa orduları için tamamen imkânsızdı."

Osmanlı ordusunun helâl ve harama dikkat etmesi hususunda, Macar asıllı Bartholomeus Georgievic de, 1544 yılında yazdığı "Türklerin Gelenek ve Görenekleri" isimli eserde yukarıdakilere benzer tespitler yapmaktadır.

Charles-Quint`in Kanunî nezdindeki büyükelçisi Baron von Busbecq, kendi sefer kayıtlarında Osmanlı ordusunun mânevî durumunu Avrupa ordusu ile kıyaslayarak şunları yazmıştır: "Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidâr olacak, diğeri de mahvolacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam surette devam edemezler. Türklerin tarafında, kuvvetli bir devletin bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamahkârdır. Disiplini istihkâr ediyoruz. Sebatsizlik, serkeşlik, sarhoşluk, sefâhat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüt, artık caiz midir?

Savaş ahlâkı

Savaşta zafer kazanmış Osmanlı askerleri, ele geçirdikleri esirlere iyi muamelede bulunurlardı. Hattâ bazen yaralı düşman askerleri bile tedavi edilirdi. Osmanlı askerinin bu üstün karakteri hakkında Batılı kaynaklarında muhtelif bilgiler yer almaktadır. Bunlardan, bir İngiliz Üsteğmeni Casey`in anlattıklarını dikkatlere arz edelim: "25 Nisan 1915 günü Conk Bayırı`nda Türkler ve birleşik kuvvetleri arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8–10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta, ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, kurtarın diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden, kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir hâdise oldu. Türk siperlerinden beyaz bir bayrak sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri, silâhsız bir şekilde siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes alamıyor, herkes ona bakıyordu. Asker yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler nişan almış bekliyordu. Asker, yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı, kolunu omzuna attı. Ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu."

1915`te Çanakkale Savaşı`nda Fransız birliklerine komuta eden General Guro, Osmanlı ordusunun savaş ahlâkını şu sözleriyle anlatıyor: "Bir sabah günün ilk ışıkları ile birlikte Türklerle süngü savaşına başlamıştık. Savaşta Türkler, çok ama çok mahirdi. Kendileri ile başa çıkmak imkânsızdı. Süngü muharebemiz, fasılalı şekilde akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca Türklerle anlaşma yaptık. Muharebe sahasında gezecek ve yaralılarımızı toplayacaktık. Bizim askerler, sedyelerle muharebe sahasına çıktıkları zaman ben de aralarına katılmıştım. Bir ara kucağındaki askerin yarasına gömleğinden yırttığı bez parçalarını bastıran bir Türk askerine rastladım. Akşamın karanlığında, değme bir ressamın fırçasından çıkmayacak bir tablo karşısında idim. Uzun müddet seyrettiğim bu tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları basıyordu. Kucağındaki yaralı için ise, durmadan gömleğinden yırtmakla meşgul idi. Tercüman yardımı ile ona bazı sorular sordum:

— Niçin az önce öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun?

Türk askeri, takati tükenmiş bir hâlde cevap verdi:

— Bu asker, yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın fotoğrafı çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım; ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki o kurtulsun Bu sözlerden sonra Fransız generali, etrafındakilere döndü ve âdeta bağırarak şöyle dedi:

"Efendiler! Kendi yarasına toprak bastırdığı hâlde kucağındaki yaralı için gömleğini yırtan bu asil askerin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz? Herkes susmuş, merak dolu nazarlarla emekli Fransız generaline bakıyordu. Guro, göz kenarlarında birikmiş olan yaşları, buruşuk derili elleri ile silerken fısıltı hâlinde seslendi. Türk askerinin kucağındaki yaralı bir Fransız askeri idi efendiler! Bir Fransız askeri!..."

Sızıntı Dergisi Ağustos 2009

Yetenek.com

Köşe Yazarları