Sevgi Zekası: Öz sevgi

İnsan çevresindeki karanlıklara değil, hayallerindeki aydınlıklara gidiyor. İçinizdeki şükür ve kanaat, yüzünüzde nura ve süknete dönüşür.

Dr. Muhammed Bozdağ

Rumuz:
Şifre:
Site İçi Arama:
Flash Player yüklemek için tıklayın

Liderlik: İletişim, Öğrenme

Liderlik, iletişim, öğrenme yeteneklerine ilişkin haber ve yazılar...

Öğretmenlik sanatı üzerine

29-Ekim-2007
Prof Yunus Çengel´in kaleminden harika bir yazı.

ÖZLÜ SÖZLERLE ÖğRETMENLİK SANATI

 

Prof. Dr. Yunus Çengel

Nevada Üniversitesi, ABD

yunus@scs.unr.edu

 

                Öğretmen denince akla herhalde bir sahada bilgi sahibi olan ve bildiklerini anlatarak başkalarına aktarabilen kişi gelir. Öğretmen yetiştiren kurumlarda da esas olarak bir sahada bilgi yükleme yapıldığına ve bu bilgiyi etkin aktarabilme becerisi kazandırıldığına bakılırsa, bu öğretmen imajının oldukça gerçekçi olduğu söylenebilir. Tabi öğretmenlik böyle mekanik ve yüzeysel bir meslek olsaydı, öğretmenlerin çoğunun yerini herhalde teknoloji alırdı, ve internet destekli bir kaç süper öğretmen sanal olarak binlerce sınıfta ve hatta oturma odalarımızda yerlerini alırdı. Ama teknolojinin yerinin hala öğretmenlerin yerini almak değil onlara destek olmak olduğuna bakılırsa, durumun pek de öyle olmadığı görülüyor.

                Bilgi otobanlarının evimize kadar uzandığı çağımızda bilgiye ve hatta etkin bilgi aktarım metodlarına ulaşım çok kolaylaştı. O kadar ki okullardaki öğretmen merkezli klasik ders işleme metodları artık çok sönük kaldı ve etkinliğini yitirdi. Değişen şartlar öğretmelerin de rollerini değiştirdi, ve değişime ayak uyduramıyanları saf dışı bıraktı. Bu değişim süreci öğretmene olan ihtiyacı azaltmadı, aksine standartları yükselterek daha da arttırdı. Her meslek gibi öğretmenlik mesleği de çok daha karmaşık ve çok yönlü bir hal aldı. Bilginin hızla eskidiği çağımızda çok şey öğrenmek değil, yaşam boyu öğrenmenin gereğini anlamak ve öğrenmesini öğrenmek önemli hale geldi. En değerli uğraşı bilgiye ulaşmak değil yeni bilgi üretmek, ve en büyük güç de üretilen yeni teknolojiye sahip olmak oldu. Bilgi sahibi olmak rutin, gelişmiş bir hayal gücü ve yaratıcılığa sahip olmak ise ayrıcalık oldu. Yanlış şekilde kullanılan teknolojinin potansiyel tahrip gücü de etik ve insanî değerlerin önemini her zamankinden daha fazla ön plana çıkardı. Bu genel manzara zamanımızda öğretmenlerin rolünün ne olması gerektiği hakkında yeterince fikir vermektedir: öğrenciyi mezuniyet sonrasında kendisini bekliyen rekabetçi dünyaya en donanımlı şekilde hazırlamak.

                Her meslek sahibi gibi öğretmenin de yapması gereken ilk şey mesleğini sevmesi, ve bunu da davranışlarıyla göstermesidir. Öğretmekten heyecan duyması, ve öğrencileri umursamasıdır. En etkin öğretmen konusunu en iyi bilen değil, ögrencilere en içten ilgiyi gösterendir. J. Maxwell’in deyişiyle “İnsanlar, onları ne kadar umursadığınızı bilmedikçe, ne kadar bildiğinizi umursamazlar.” Carl Jung parlak zekadan ziyade sıcak ilgiye vurgu yapar: “Kişi parlak öğretmenleri şükranla, ama insanî hislerimize dokunanları minnetle anar. Müfredat belli miktar yeni malzemedir, ama sıcaklık, büyüyen bir bitki ve bir çocuk ruhu için hayatî önemde bir elementtir.” Bir mesleğe en büyük zararı, o mesleği eksik veya yanlış icra edenler verir. O yüzden meslek heyecanı duymayan ve öğrenci sevgisi olmayan öğretmen doğru bir adım atarak mesleği bırakmalıdır.

                Öğretmenlik bir sanattır. En iyi öğretmen hafızasına en fazla bilgiyi yüklemiş olan değil öğretme sanatını sınıf ortamında en iyi icra eden kişidir. Gail Godwin’in ifadesiyle, “İyi öğretmenliğin dörtte biri hazırlık, ve dörtte üçü tiyatrodur.” John Steinbeck: “Vardığım kanaat odur ki büyük bir öğretmen büyük bir sanatkardır ve diğer büyük sanatkarlar gibi onlardan da az sayıda vardır. Hatta çalışma sahası insan aklı ve ruhu olduğu için öğretmenlik sanatların en büyüğü bile olabilir.” O yüzden mülakat yerine test türü bir sınavla tiyatro oyuncusu, ressam, veya müzisyen alımı ne kadar geçersiz ise sınav becerisine dayanan mevcut sistemle öğretmen almak ve öğretmenlerin yükselmelerinde yine bu tür sınavları esas almak da o kadar geçersizdir, ve gerçeklerden ve modern dünyadan kopukluktur. Mesela ABD’de mülakat yapmadan bir öğretmenin işe alınması düşünülemez, ve öğretmenlerin başarısını test türü sınavlarla belirlemeyi teklif edenin zeka seviyesinden şüphe edilir. Çünkü sınıftaki performans ile bu tür testlerde alınan puanların alakası yoktur. R. W. Emerson’ın dediği gibi, “Eğitici, zor şeyleri kolaylaştırabilen kişidir.” Bu ve benzeri beceriler sınavlarla değil ancak gözlemlerle ölçülebilir.

İçinde yaşadığımız zaman dilimine haklı olarak bilgi çağı denmekte, ve modern ülkeler bilgi-tabanlı ekonomiye geçmek için adeta yarışmaktadırlar. Bilgi-tabanlı ekonominin özelliği hammaddeye bilgi ve beceriye dayalı olarak en yüksek katma değer ilave edilmesidir. Mesela bir tonluk bir uydunun değeri 100 milyon dolar cıvarındadır. Yani kilosu 100 bin dolar. Kullanılan malzemenin kilosunun sadece bir kaç dolar olduğu dikkate alınırsa, bilgi ve becerinin değeri kolayca görülür. Dolayesi ile artık en zengin ülkeler en çok doğal kaynağa sahip olanlar değil, en eğitimli ve en yüksek beyin gücüne sahip olanlardır. İnsanlara yüksek katma değerli bu bilgi ve beceriyi kazandıran mekanizma ise eğitimdir. O yüzden eğitim en geniş manada “insanlara katma değer ilave etme sanatı” olarak tanımlanabilir. Bu katma değere güzel yazmadan etkin konuşmaya, akıl keskinliğinden ahlak güzelliğine kadar insanların değer verdiği herşey dahildir. Buna göre en iyi eğitim kurumu, belli bir süre zarfında bireylere en çok sayıda katma değeri en yüksek seviyede kazandıran kurumdur. 

                Eğitimin bir kanadı aklın bilgi ve beceri ile donatılması ise, eşit önemdeki diğer kanadı da kalbin erdem ve insanî değerlerle işlenmesidir. Bilgi ve becerinin kötüye kullanılabilme potansiyeli ile tahribin kolaylığı ve boyutunun büyüklüğü günümüzde ikinci kanadın önemini daha da arttırmıştır, ve Batı’da üniversitelerde bile etik ve ahlakî değerler eğitimi meslek eğitiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu değerler en iyi örnek olarak öğretilir, ve bu da öğretmen alımında yüksek ahlak standardına verilmesi gereken önemi gösterir. Öğretmenlerden beklenen öğrencilerine bilgi ve beceri kazandırırken onlara yüksek ahlakî değerleri de beraberinde kazandırmalarıdır. Yoksa erdem sahibi insanlar yerine bilgi ve beceri ile donatılmış canavarlar yetiştirme tehlikesi vardır. Eski ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in dediği gibi “Eğer bir insanı, sadece akıl yönünden eğitiyor, ahlak yönünden eğitmiyorsanız, toplumun başına yalnızca bir bela yetiştiriyorsunuz demektir.” Öyle görülüyor ki Amerikalılar eski başkanlarının bu sözünü dinlemiş olsalardı, bugün içlerinde bulundukları acıklı hale düşmüyecekler ve aklen dünyanın en eğitimli beyinlerine sahip olan bu ülke dünyada en büyük tehdit olarak algılanma garabetine düşmüyecekti. Şu veciz ifadeler eğitimde bilgi ve beceri ile beraber yüksek karekter kazandırılmasının önemini gayet iyi vurgulamaktadır: “Eğitim, insanlara bilmediklerini öğretmek değildir. Eğitim, insanlara davranışlarını geliştirmelerini öğretmektir, ve bu da en iyi örnek olarak öğretilir.” (John Ruskin).  Eğitim, kişi okulda öğrenilen herşeyi unuttuğu zaman kalan şeydir.” (Albert Einstein). “Çocuklarım büyüdüğü zaman, dostlarım, sizden rica ediyorum; eğer başka bir şeye faziletten fazla değer veriyorlarsa, onları cezalandırın.” (Socrates). “Bilgisiz doğruluk zayıf ve faydasızdır; doğruluksuz bilgi tehlikeli ve esef vericidir.” (Samuel Jackson). “Eğitimin ilk hedefi bilimsellik değil insanlıktır.” (Ernest Seton).

                Tabi ahlakî değerlerle beraber içinde bulunduğumuz zamanın evrensel değerlerini de öğrencilerin benimsemesini sağlamak ve onları bu değerlerin hükmettiği dünyaya hazırlamakta en büyük sorumluluk yine öğretmenlere düşmektedir. Ögretmenlerin bazen farkında bile olmadan söyledikleri bir cümle çok öğrencinin ömürleri boyunca mihenk taşı olabilir. Öğretmenler bu avantajlı pozisyonlarını çok etkin bir şekilde kullanıp öğrencilerin zihinlerinde silinmiyecek izler bırakabilirler. Mesela Tolstoy’un “Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer;” Mark Twain’in “Genç bir insanın kötümser olmasından daha kötü bir manzara yoktur;” ve Mevlâna’nın “Sen bakmasını bil de dikende gül gör! Dikensiz gülü herkes görür,” sözleri ışığında ögrencilere güzel bakıp güzel görmenin sihirli etkisi gösterilse, herhalde asrın hastalığı olan deprasyon gibi psikolojik raharsızlıklar küçülme sürecine girecektir. Keza, F. Voltaire’in “Söylediğin şeyi tasvip etmiyorum, ancak onu söyleme hakkını ölünceye kadar müdafaa edeceğim;” ve Nietzsche’nin “Gençleri bozmanın en kestirme yolu farklı düşünenlere değil benzer düşünenlere değer vermelerini öğretmektir,” özlü sözlerinde ifadesini bulan en aykırı fikirlere dahi saygı ve düşünce farklılıklarını tasvibin öğretilmesi herhalde birçok kavgayı önlüyecek, ve fikir zenginliğinin avantajlarını sağlıyacaktır. Hele Bismark’ın tüm parti merkezlerine ve politika üreten kurumların girişlerine asılmaya layık “Gerçek politikacı, geçen olayların hıncını, intikamını alan kimse değildir. Bu olayların tekerrürüne engel olan kişidir.” sözündeki derin mânâyı anlamanın önemi, bir tekerrür olduğu söylenen Tarih derslerinin öneminden aşağı kalmaz. Nitekim Almanya ve Fransa’nın ikinci dünya savaşından sonra kör intikam hislerine takılıp üçüncü dünya savaşının tohumlarını ekmek yerine kabaran hislerine gem vurarak bu akılcı yaklaşımı takip edip AB’nin temellerini atmaları Avrupa’yı bir barış kıtasına çevirmiştir.  

                Yapılacak bu kadar önemli ve heyecanlı şeyler varken okullarda can sıkıntısı ve derslere ilgisizlik hala yaygın bir problemdir, ve öğrenci ilgisinin başka yönlere kaymasından doğan disiplinsizlik öğretmenler için bazen bir kabus halini almaktadır. Aslında mide için yiyecek ne ise akıl için de bilgi odur, ve öğrenme aynen yemek yeme gibi zevkli bir aktivite olmalıdır. Cenab Şehabettin’in ifadesiyle Mide için lokma ne ise, beyin için fikir odur. Hepsi beslemez, bazıları zehirler.” Tabi yemeği zevkli yapan şey açlıktan doğan iştahdır, ve iştah olmadan vazife icabı yenen yemek zevk değil sıkıntı verir. Bilgiye karşı zevkli bir açlık hissettiren ve öğrenmeye olan iştah meraktır. O yüzden dersleri ve öğrenmeyi sıkıcı şeyler olmaktan çıkarıp zevkli faaliyetler haline getirmenin sırrı öğrencilerin merakını tahrik etmektir. Anatole France’ın dediği gibi, “Öğretme sanatı denen şey, daha sonra tatmin etmek amacıyla genç dimağların tabii merakını uyandırma sanatından ibarettir.” Horace Mann bunu bir benzetme ile şöyle ifade eder: “Öğrencide öğrenme arzusunu uyandırmadan öğretmeye kalkan öğretmen soğuk demire çekiç vurmaktadır.” Bediüzzaman daha da ileri giderek “Merak ilmin hocasıdır.” der. Albert Einstein da bunu kendi tecrübesi ile teyid eder: “Benim hiçbir özel kabiliyetim yok; ben sadece ölesiye meraklıyım.” O yüzden iyi öğretmenlik, bilgileri birbiri ardına sıralamak değil, bilgiyi sunmadan evvel öğrenciyi motive edici sorularla meraklandırmaktır. Yani, yemeği servis yapmadan evvel davetlilerin acıkmış olmalarını temin etmektir. Bunu yapmanın en iyi yolu, öğrencilerin aşina oldukları günlük olaylarla ilgili tecrübelerini eşeleyip bilginin perde arkasında nasıl görülmüyen motorlar gibi çalıştığını ve alelade gibi görülen olayları nasıl idare ettiğini göstermektir. Sınıftaki bütün meraklar harekete geçirilip öğrenciler bilgi kapmak için yarışa başlayınca rutin dersler gayet canlı entellektüel ziyafetlere döner. Sonunda, öğretme ve öğrenme iş değil zevk olur. Eğitim dinamik bir olgudur, ve öğretmenlerin değişime açık olmasını gerektirir: I. N. Estrada’nın ifadesiyle, “Eğer bir çocuk öğrettiğimiz şekilde öğrenemiyorsa, belki biz onların öğreneceği şekilde öğretmeliyiz.”

Öğretmenlik mesleğini zorlaştıran unsurların başlarında herhalde öğrencilerin motivasyonsuzluğu ve derslere ilgisizliği gelir. İsteksiz müşterilere her gün saatlerce mal satmaya çalışmak hiç de kolay bir iş değildir. Bunun baş sorumlusu zamandan kopuk müfredat ve öğretmenleri robotlaşmaya zorlayan ruhsuz sistem ise de yüksek motivasyonlu bir öğretmen yaratıcı gücüyle bu manzarayı tersine çevirebilir ve mevcut müfredat içinde harikalar yaratabilir. “Dinamit” lakabına layık bu tür öğretmenler en sıkıcı dersi en heyecanlı hale getirebilmekte, ve dört duvar arasındaki öğrencileri renkli alemlerde zevkle gezdirebilmektedir. Sönmüş heyecanları ateşleyen ve hareketli ölülere hayat veren sır, motivasyondur. Öğretmenlik mesleğinin olmazsa olmazlarından biri öğrencileri motive edebilme kabiliyetidir [öğretmenleri hala testlerdeki puanlarına göre işe alan ve terfi ettirenlerin kulakları çınlasın]. Öğretmen değerlendirmelerinde öğrencilere sorulan değişmez sorulardan birisi budur. Motivasyon, sınıflarda disiplinsizlik illetini de tedavi eden bir iksirdir, ve yüksek motivasyonlu öğrencilerle ders yapmak bir eğlencedir. Başarının sırrı motivasyondur. Özlü sözlerle ifade etmek gerekirse: “Motivasyon, insan motorunun çalışmaya devam etmesi için gereken yakıttır.” (Zig Ziglar). “Motivasyon hemen hemen her zaman yalın kabiliyeti yener.” (Norman R. Augustine). “Disiplinin sırrı motivasyondur. Bir kişi yeterince motive edilmişse, disiplin kendi kendine sağlanır.” (Sir Alexander Paterson). “Başarının kaynağı motivasyon, gayret, ve mükemmelliği amaçlamaktır.” (Anonim). “İnsanlar yüksek motivasyonlu oldukları zaman, imkansızı başarmak kolaydır. Öyle olmadıklarında ise kolayı başarmak imkansızdır.” (Bob Collings). “Yapılırken heyecan duyulmayan işler başarılamaz.” (R. W. Emerson).

                Müfredatla ilgili baskılar, derslerde belirtilen malzemeyi anlatma zorunluluğu, ve bununla alakalı telaşlar öğretmenler üzerinde bir baskı oluşturmakta ve işlerini zorlaştırmaktadır. Kimileri zannediyor ki öğrencilere belli şeyler anlatılmazsa öğretmenlik vazifesi yapılmamış olur ve öğrenciler cahil kalır. Aslında bu konuda telaşa hiç gerek yoktur. Bilginin hızla geliştiği bu bilgi çağında muhtemelen okulda öğrettiğimiz bir çok şey öğrenci daha mezun olmadan geçersiz hale gelecek, ve onların yerini yeni bilgiler alacaktır. Kişilere meslek hayatlarında kullandıkları bilgilerin yüzde kaçını okulda öğrendikleri sorulsa, bu oran herhalde pek yüksek olmıyacaktır. O halde okullarda yapmamız gereken şey ayağımızı bilgi yükleme pedalından biraz çekip iki şeye ağırlık vermektir: Ömür boyu öğrenmenin önemini kavratmak ve öğrenmesini öğretmek. Öğretmenlere düşen, kendi kendilerine öğrenmeleri için öğrencilere gerekli özgüveni kazanmalarını sağlamak ve öğretmenlere bağımlılığı azaltmak ve hatta kaldırmaktır. Böylelikle öğretmenleri “verici” konumundan çıkarıp danışman ve tartışma lideri konumuna geçirmektir. Özgüven ve ögrenmesini öğrenmek konusunda şu veciz ifadeler dikkate alınmalıdır: “Öğretme, öğrenmeden zordur. Gerçek öğretmen, öğrenmeyi öğretmekten başka birşey öğretmez.” (M. Heidegger). “İyi öğretmenlerden öğrenebileceğimiz en iyi şey, kendimize daha iyi nasıl öğretebileceğimizdir.” (John Holt). “Eğitimin en büyük gayesi kişiye özgüveni öğretmek, ve kendi zihin aleminin zenginliklerini tanımasını sağlamak olmalıdır.” (R. W. Emerson). “İnsanlara yapılabilecek en büyük iyilik, onlara akıllarını kullanmayı öğretmektir.” (Molliere).

                Çağdaş öğretmenleri geleneksellerden ayıran önemli bir özellik, bilgiden ziyade hayal gücü ve yaratıcılığı ön plana çıkarmaları ve öğrencilerine ilham kaynağı olmalarıdır. W. A. Ward’ün dediği gibi,  “Sıradan öğretmen anlatır. İyi öğretmen izah eder. Üstün öğretmen gösterir. Harika öğretmen ilham verir.” Bharati Mukhejee daha da ileri giderek “İlham verme değilse, öğretmenin işi nedir?” sorusunu ortaya atar. Bilgi elbette önemlidir. Ama hayal gücü ve yaratıcık olmadan yalın bilgi ile bir ilerleme sağlanamaz. Bir bilgisayar bir insanın asla sahip olamıyacağı kadar bilgi içerebilir. Ve bir kişinin bir kaç yılda ancak öğrenebileceği bilgiler bilgisayara bir kaç dakikada yüklenebilir. Ama o bilgisayar kendi başına hiçbir şey yapamaz, çünkü idrak ve hayal gücü yoktur. Bilgisayar sahip olduğu hiçbir bilginin idrakinde veya farkında değildir, ve bilgiyle ne yapılabileceğini bilmez. Bilginin ancak idrak kabiliyeti ve hayal gücü yeterince kuvvetli kişilerin elinde bir kıymeti vardır. Einstein’in dediği gibi, “Hayal etme bilgiden daha önemlidir.” Bu da okullarda bilgi yükleme ile beraber öğrenilen şeyi hazmetmenin ve fıtraten heyecanlı olan insanların hayal güçlerini geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bir konuyla ilgili sorulara cevap verebilmek önemlidir. Ama o konuyla ilgili ufuk açıcı soru sorabilmek daha da önemlidir. Alice W. Rollins’in ifadesiyle “İyi öğretmenliğin testi, onun öğrencilerine hemen cevaplıyabilecekleri kaç soru sorabildiği değil, öğrencilerine ilham vererek onların kendisine cevap vermekte zorlandığı kaç soru sorabildikleridir.”

                Evet, öğretmenlerin öğrencilerine hazım için fırsat vermeleri ve gerekli şartları hazırlamaları önemlidir. Her zaman yakındığız ezbercilik denen şey aslında hazımsızlıktır, ham bilgileri hafıza raflarına hazmetmeden yerleştirmektir. Yoksa şiir, özlü söz, vs gibi şeylerin manasını özümsüyerek lafzını hafızaya nakşetmek gayet güzeldir. Ezberci eğitimde bilgiler hafızaya depolonıp ihtiyaç anında alınır – bilgisayarın istendiği anda sabit sürücüden bilgileri alıp ekranda yansıtması gibi. Ezberci eğitim kişinin ufkunu genişletmez ve bir davranış veya anlayış değişikligini netice vermez. Doğru eğitimde ise yeni bilgi sorgulama ve muhakeme değirmeni ile öğütülüp hazmedilir, ve mevcut bilgilerle kenetlenip kişinin parçası haline getirilir. Yeni ve eski bilgiler birbirini takviye edip kişinin bilgi ağını genişletir. Ezberci eğitimde şuur ve sorgulama faal bir rol oynamaz, ve dolayesiyle kişi ne öğrendiğinin farkında bile değildir. Öğretmenin görevi öğrenme esnasında şuurun devreye girip farkındalığın oluşmasını sağlamaktır. Bu da en iyi öze yönelik sorular sormakla ve bilim ışığının yansımalarını öğrencilerin aşina olduğu şey ve olaylarda göstermekle olur. Öğrenci daha sonra hayalini kullanarak yeni bilgiyi değişik sahalara uygular, ve bilgiyi pekiştirirken özgüvenini ve hayal gücünü de geliştirir. Belli bir eğitim seviyesinde vaya branşda ABD’deki öğrencilere sunulan ham bilgi miktarı genellikle bizdekinden çok daha azdır. Ama hazım seviyesi ve oluşturulan özgüven bizdekinden kat kat fazladır.

Eğitim ile ilgili hazırlanan raporların neredeyse tümünde eğitimin sınav odaklı olduğu ve bundan acil olarak kurtulunması gerektiği belirtilirken eğitim kurumlarının ezberci sistemin bir şekli olan test odaklı aynı değerlendirme metodunu benimsemesi akıl ve izan ile izah edilebilecek bir şey değildir. Acaba aklı başında hangi işletme test puanına göre eleman alır, ve terfileri yine alınan bu puanlara göre yapar? Yine, hangi kuruluş eleman değerlendirmelerini dışarıdan gelip elemanıyla bir-iki saat geçiren bir müfettişin raporuna göre yapar? Okullarda yapılması gereken öğretmenlerin performanslarının öğrenci ve velilerin de görüşleri alınanak okul müdürü tarafından değerlendirilmesi, ve bu yıllık değerlendirmelerin  terfilerde ve hatta maaş artımında esas olmasıdır. (Tabi müdürler de her yıl ögretmenler tarafından değerlendirilmeli, ve değerlendirmeler Milli Eğitim Müdürlükleri’ne iletilmelidir). Eğitimde kalitenin yükselmesi isteniyorsa, standart altı performans sergileyen öğretmenlerin de meslekten ihracının önü açılmalıdır. Her meslekte olduğu gibi iş garantisinin dayanağı kanun zırhı değil kalite üstünlüğü olmalıdır.

Herşeyin gittikçe daha komplike ve çok yönlü olduğu çağımızda katılımcı demokrasi devletlerle beraber iş dünyası için de temel bir değer olmuşken bu yaklaşımın eğitim kurumlarında hala istenen seviyede olmaması üzücüdür. Russell H. Ewing birey-merkezli ve takım-merkezli yaklaşım farklarını patron-lider eksenlerinde şöyle ifade eder: “Patron korku verir, lider özgüven. Patron kusurları paylaştırır, lider yanlışları düzeltir. Patron herşeyi bilir, lider soru sorar. Patron işi angarya yapar, lider ilginçleştirir. Patron kendini düşünür, lider gurubunu.” Acaba biz kendimiz hangi tipe daha çok uyuyoruz? Eski ABD başkanı John F. Kennedy 1960’larda “Ülkem benim için ne yapabilir diye sorma; ben ülkem için ne yapabilirim diye sor.” sözüyle topyekün bir seferberlik başlattı, ve ülkesini çok sahada hür dünyanın liderliğine taşıdı. Paul Spear’in şu sözü de ilham vericidir:Bir kişi olarak dünyayı değiştiremem, ama bir kişinin dünyasını değiştirebilirim.” Bazen olur ki değiştirilen bir kişinin dünyası, tüm dünyanın değişimini tetikler. Bugün öğretmenlerin de yapması gereken ilk şey başkalarının ne yapması gerektiği tartışmalarına bir son verip birey olarak kendilerinin ne yapabileceklerini sorgulamalarıdır. Göreceklerdir ki mevcut system içinde hiçbir ilave kaynak kullanmadan sadece yaklaşımlarını değiştirerek harikalar yaratabilirler ve dikenlikleri gül bahçelerine çevirebilirler.

 

 


[1] Bu makale Muradiye Dergisi’nin Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır. İçindeki 43 özlü sözün çoğunun Türkçe’ye tercümesi yazar tarafından yapılmıştır.

 

 

Yetenek.com

Köşe Yazarları