Sevgi Zekası: Öz sevgi

İnsan çevresindeki karanlıklara değil, hayallerindeki aydınlıklara gidiyor. İçinizdeki şükür ve kanaat, yüzünüzde nura ve süknete dönüşür.

Dr. Muhammed Bozdağ

Rumuz:
Şifre:
Site İçi Arama:
Flash Player yüklemek için tıklayın

Muhammed Bozdağ

Muhammed Bozdağ, Yazılar, Röportajlar, Duyurular, Açıklamalar, Haftanın Konusu...

Dünya nereye gidiyor?

18-Eylül-2006
Yanılmayı dilerim, ama korkarım ki dünya çok büyük bir karışıklık devresine hazırlanıyor. Önümüzdeki hiç olmazsa on yıllık sürece yayılacağına inandığım gelişmeler üzerinde bir değerlendirme yapacağım.
Değerli ziyaretçilerimiz,
Gününüz ve haftanız aydınlık olsun. Bu hafta sizlere hiç de iç açıcı olmayan uzun bir analiz yapmak istiyorum. Aynı zamanda bir siyaset bilimci olarak, günümüz şartlarının siyasi görüntüsünü nasıl algıladığımı sunmak istiyorum.
Yanılmayı dilerim, ama korkarım ki dünya çok büyük bir karışıklık devresine hazırlanıyor. Önümüzdeki hiç olmazsa on yıllık sürece yayılacağına inandığım gelişmeler üzerinde bir değerlendirme yapacağım.
Büyük Orta Doğu Projesi
Son yıllarda gündeme gelen Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin yarım yüzyıl  öncesinden başlattığı büyük bir ekonomik paylaşım kavgasının günümüze yansıyan görünümüdür.
Orta Doğu haritası I. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz siyasetine ve Batı çıkarlarına göre çizilmiş ve bölgedeki siyasi iktidarlar da buna uygun oluşturulmuştur. ABD'nin süper bir güç olarak yükselmesi sonrasında bu ülke bölge üzerinde çıkar hesaplarına odaklanmıştır. Avrupa’nın yaşaması Amerika’ya, Amerika’nın yaşaması da dünya enerji kaynaklarına hakimiyetine bağlı görünmektedir.  
Hesaplamalara göre önümüzdeki 50 yıl içerisinde petrol rezervleri tükenecektir. En yoğun enerji tüketen ABD’nin hem kendi içinde, hem de yükselen Çin bloğuna karşı ayakta durması Kafkaslardaki ve Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına hakim olmasına bağlıdır. Zira,
·                              Petrol ve doğalgaz dışı alternatif enerji kaynaklarının etkin halde kullanılabilirliği henüz erkendir.
·                              Alternatif teknolojiler gelişiyor olsa da, trilyon dolarlık petrol devleri alternatif kaynakların yerlerine geçmesine henüz siyaseten izin vermemektedir.
·                              Ayrıca sistem en azından bu süreçte, Şangay beşlisiyle birlikte Çin’in süper bir güç haline gelmesi endişesindedir ve bölgemizdeki enerji kaynaklarına hakimiyet, ABD’nin siyasi ve ekonomik ömrünü uzatacaktır.
Belirtilen nedenlerle ABD bölgemizde askeri olarak konuşlanma çabasındadır. Tehdit oluşturabileceğini düşündüğü ülkelerin çevresini yıllardan beri düzenli olarak sarmaktadır. Kimi Balkan ülkelerinde askeri üsler kurmuş; aynı zamanda Kafkasya  bölgesinde askeri yerleşimler oluşturmaktadır. Doğuda Afganistan’a yerleşmiş, Pakistan’ı da Hindistan üzerinden dize getirmeye çalışmaktadır. Güneyde İsrail’i ise nükleer başta olmak üzere her türlü silahla teçhiz etmiş; bu büyük hedefi uğruna kaynaklarının büyük bir bölümünü İsrail’e aktarmayı sürdürmektedir.
Amerika için bölgemizdeki en önemli ve vazgeçilmez güçlerden birisi Türkiye’dir. Türkiye’de ne zaman ABD çıkarlarıyla ulumsuz bir gelişme olsa, terör ve iç çatışmalar azdırılmış ve mutlaka ABD aleyhindeki  gidişat bir ihtilalle durdurulmuştur.
Amerika hem Türkiye’den çıkarlarına göre istemlerde bulunmakta, hem de Türkiye’yi askeri, ekonomik ve siyasi açılardan kuşatarak zorlamaktadır.
Amerika yıllar önce Türkiye’de çok sayıda asker konuşlandırmak istemiş, Türk kamuoyu bu istemi Ak Parti iktidarı döneminde fark etmiştir. Trabzon’dan Sabiha Gökçen havaalanına, Mersin’de kadar Anadolu'nun tüm kritik noktalarında Irak'ı kurtarma maskesi altında 250 bin Amerikan askerinin topraklarımızda konuşlandırılmasının istenmesi, Türkiye’ye olduğu kadar, çok büyük bir hedefe, Orta Doğunun yeniden haritalandırılması amacına hizmet etmektedir.
Türkiye’de bu eski Amerikan hedefini  dikkate alarak fırsatları değerlendirme amaçlı  ilk ciddi girişim’i rahmetli Özal başlatmıştı. Madem ABD'nin Orta Doğu’yu değiştirmesini engelleyemeyeceğiz, en azından çıkarlarımızı koruyalım düşüncesiyle, “bir koyup üç alacağız” sloganını üretmişti. Kuzey Irak’a girebilir de güçlü bir noktada durabilirsek, hem bölgeyi iç çatışmalara sürükleyecek Kürt devleti oluşumunu önler ve bölge halkını barışçıl bir çatı altında toplarız, hem de ekonomik ve siyasi çıkarlarımızı koruruz düşüncesinden hareket etmiş olmalıdır.
Ancak, Amerika bu hareketin Türkiye’yi Amerikan gölgesinden çıkaracağından endişelenmiş olmalı ki karşı çıkmış; ordumuzun da hazır olmaması nedeniyle bu adım atılamamış ve sonrasında Özal meçhul biçimde vefat etmiştir.
Amerika uzun vadeli hedeflerine ilişkin adımları yeni fırsatlar üreterek sürdürüyor. Bir yol sonuç üretmiyorsa, diğer yol deneniyor.  Amerikan destekli Saddam, Amerika desteğiyle Kuveyt’e girmiş; Kuveyt’in kurtarılması görüntüsüyle de Amerika Irak’ın güneyine yerleşmiştir. Amerika yeni ve daha büyük adımın planlarını yaptıktan sonra üretilen 11 Eylül senaryosuyla hareketin büyük adımlarından biri daha başlatılmıştır.
Şimdi hedef çevreleri kuşatılan Suriye ve İran’dır. Büyük satranç ve stratejik oyun sürdürülmektedir. İsrail askerlerinin başlattığı keyfi saldırılar üzerine üç askerleri Hizbullah tarafından kaçırılmış; Türkiye araya girip bu askerlerin iadesini sağlayacağı sırada, bunun amaçlarını önleyeceğini bilen İsrail planlarını uygulayarak Lübnan'a saldırmıştır. Amaç o üç askerin kurtarılması değil, bugün elde edilen tablodur.
İran’a yönelecek harekat için Amerika-İsrail-İngiltere üçlüsünün müttefiklerini görmeleri gerekirdi. Bugün Lübnan’a gidecek askerlerin asıl fonksiyonu askeri değil siyasidir. Orada sağlayacakları güvenlikten çok daha önemlisi, önümüzdeki adımlarda temsil ettikleri cephe ve hangi ülkelerin safında yer aldıkları görüntüsüdür. Eğer Türkiye oraya asker göndermeseydi, Hizbullahı silahlandıran ülke yaftası başta olmak üzere bir çok suçlamayla hedef haline getirilecek ve hızla krize sürüklenecekti.
Büyük kriz ertelenmiştir; ama Türkiye’nin hala kafası karışıktır; bu yüzden henüz göndermeden “gerekirse askerimi çekerim” mesajı vermektedir. Tehlikeli bir ortaklığı başlatmak zor,  ama sonlandırmak çok daha zordur. Gidecek askerlerimizin muhatap olabileceği provokasyonlar ve oyunlu saldırılarla Türkiye’nin kanlı bir çatışmaya sürüklenmesi hiç de zor olmayacak, Ortadoğu halkının güvenini kaybetmiş bir Türkiye’nin bir de Amerika-İsrail ikilisini karşısına alması hiç de kolay olmayacaktır. Hatta mümkün olamayacaktır.
Projenin başarı ihtimali ve seçeneklerimiz
Bu büyük proje başarıya ulaşabilir mi? Süper silahlar şehirleri yerle bir edebilir; ama halkı kazanmayan hareket sonuç alabilir mi? Eğer,
-Bu hareketin temel amacı, Komünist Çin rejiminin 20 yıl içerisinde bölgeye hükmetmesini önleyici bir bloklaşmayı amaçlıyorsa,
-Beraberinde bölge halklarının dinlerine saygı anlayışı içerisinde, ekonomik ve kültürel zenginleşmelerine hizmet edecek politikaları taşıyorsa,
-Küresel olarak Doğu-Batı kültürlerinin hoşgörüsüyle ve bir arada yaşama arayışlarıyla desteklenecekse,
-İsrail bu sürecin temel taşı olmaktan çıkarılacaksa, projenin başarıya ulaşması mümkündür.
Bunun olabilmesi için alabildiğince diplomatik yollar kullanılmalı, bölgedeki Amerikan düşmanlığının en büyük sebebi olan İsrail politikalarına son verilmeli, bölge halkının kimliğini oluşturan İslam dinine saygıya vurgu yapılmalıdır. Görüntüye ve gelişmelere bakılırsa, süreç tam tersine işlemektedir. 
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda yaşayacağımızı düşündüğüm kimsenin kazanamayacağı bu savaş sürecinde seçebileceği üç konum vardı.
—Birisi Rahmetli Özal’ın “Kuzey Irak’a girip güçlü kaynakların başında durma, ama sonrasındaki süreçte gelişmelere bulaşmama yolu” ki bu ihtimal o zaman kaçmıştır. Sonrasında girilememiştir çünkü bu kez böyle bir eylem Amerikan askerinin topraklarımıza yerleşmesi şartına bağlı bulunmaktaydı, ABD'nin güdümünde görünecekti ya da bölgeye iyice yerleşmiş ABD’ye rağmen de yapılamazdı. 
—Sürecin fiilen dışında durarak kimsenin kazanamayacağı bir çatışmanın sonunda büyük bir devlet ve Osmanlı torunu olarak yıkılan bölgeyi, bir kurtarıcı gibi çabucak toparlamaya girişme ki bunun bedeli çok ağır olacaktı. Bu durumda Türkiye ABD’nin “Ya benimlesin, ya da bana karşı” dayatması nedeniyle, ambargolara, ekonomik krizlere yol açacak, hatta İran’dan önce belki de Türkiye çatışma alanına dönüştürülecek ve ihtilal bile gündeme gelebilecekti. Önceki Sayın Genel Kurmay Başkanının ABD ile çatışmamayı dilemesi, kanımca bu ihtimalden kaynaklanıyordu. Türkiye böyle bir içine kapanmayı bir çok açıdan göze alamamaktadır. Bu durum Batıya açılan ekonominin küçülmesi, milletin fakirleşmesi, Kemalist ideolojinin korunabilmesi uğrunda sıkıyönetime dönülmesi ihtimalini doğuracaktı.
—Sürece Amerikan gölgesinde katılmak ki, Türkiye bu yolu da içine sindirememektedir. Hem bölgeye sorumlu bir devlet olarak yardımcı olalım, hem de bölge halkı tarafından Amerikan askeri gibi algılanmayalım arayışına çare bulunamamaktadır. Gidişata bakılırsa Amerikan politikaları başarılı gibidir ve Türkiye ne kadar çabalasa da bu son alternatiften kurtulamayacak görünmektedir.
Türkiye’nin Ortadoğu sürecine dahil olması Amerika için son derece önemlidir, zira başarısı Türkiye’nin kendi saflarında dahline bağlıdır. Türkiye aslında Afganistan’da doğrudan ve bir çok noktada dolaylı biçimde dahil olduğu halde, hariçmiş ya da bunu barışçıl amaçlarla yapıyormuş görüntüsü çizmeye çalışmaktadır. Eğer Amerikan politikaları bölgede başarılı olamazsa, boşluğu doldurabilecek tek mantıklı veya en şanslı ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin yarın bölgeyi barış içinde toparlayarak yıldızını yükseltmesini önlemenin tek yolu, Amerika çatısı altında tutulması, yenilgi olursa Türkiye’nin de yenilenler safında yer alması; başarı halinde ABD’nin paylaşımına razı olmasının sağlanmasıdır.
Türkiye kuşatılıyor
Amerika Türkiye’yi bu sürece dahil edebilmek için, olabilecek her türlü yolu denemiş, her yönden Türkiye’yi sıkıştırmış durumdadır.
—Türkiye ekonomik olarak bağımlıdır. Çok borçlanmıştır ve dışardan küçük bir talimatla ekonomik dengeleri altüst olabilir, altından kalkamayacağı bir krize sürüklenebilir.
—Türkiye askeri olarak kuşatılmıştır. Balkanlar ve Kafkaslar Amerikan askerleriyle ve bir anlamda müttefikleriyle sarılıdır.
—Türkiye terörle tehdit edilmektedir. Ne zaman çıkarlarına uygun ciddi ve aykırı bir adım atmak istese, dışardan gelen talimatlarla terör bombaları patlamaktadır. O denli tekrarlanmıştır ki, artık terörün sadece örgütlenmesinin değil, eylem talimatlarının da dış merkezli olduğu inancı güçlenmiştir.
—Türkiye Kürt devleti ihtimaliyle  de tehdit edilmiştir. Eğer bu harekette bizimle olmazsanız Kuzey ırakta, sizin topraklarınızı da katarak bir Kürt devleti kurarız ve işimizi bu devletle tamamlarız mesajı verilmektedir. Böylece Türkiye, köksüz bir Kürt devletiyle olup da her yer kan olacaksa, bizimle olsun demeye zorlanmıştır.
—Türkiye’ye kimi hayaller sunulmuştur. Eğer bizimle hareket ederseniz, Orta Doğuda Osmanlılar gibi, sizin liderliğinizde siyasi yapılanmalar oluşturacağız mesajı verilmiş; böylece emperyal hayallere sahip olanlara da bir yem sunulmuştur.
—Türkiye toplumu da içerden telkin altındadır. Büyük gazeteler ve kimi köşe yazarları bilinçli biçimde bu Amerikan politikalarının halka benimsetilmesi için sistemli propagandalar, yayın kampanyaları düzenlemekte ve her seferinde halkı Amerikan politikalarına ikna etmeye çalışmaktadır.
—Türkiye’de başka iç telkin unsurları kullanılmaktadır. Ülkenin dini ve etnik kimliği kaşınmakta, laiklik ve bölücülük algısı etrafında sanal çatışmalar üretilmekte, ihtilal ihtimali gündeme getirilmektedir. Eğer Amerikan politikalarına uygun davranılmazsa iç savaşa sürüklenmesinin altyapısı örülmektedir.
Medeniyetler çatışması mı?
Son yıllarda dünyada medeniyetler çatışması ihtimalini doğuracak gelişmeler yaşanıyor. Bush 11 Eylülden sonra halkına 20 yıl sürecek bir savaşa, bir “haçlı seferine” hazır olmaları telkininde bulunmuştu. Daha işin başlarında sayılırız. Sorun nedir? Bir din savaşına mı sürükleniyoruz?
Amerikan politikalarının nedeni dinsel değil, ekonomiktir. Amerika trilyon dolarları yöneten patronların lobiciliğiyle idare edilen dev bir şirketler devletidir. Var oluş ve yaşama gerekçesi temelde ekonomiktir. Bugün için kapitalist sistemi ayakta tutan, Amerikanın ve doların varlığıdır. Amerikanın veya halkının aslında kimsenin diniyle işi yoktur; mesele para ve enerji kaynaklarıdır.
Tarihin hiç bir döneminde para savaşmanın temel ve tek gerekçesi ilan edil(e)memiştir. Hiçbir millet komşunun zenginliğini ele geçirmek amacıyla savaştığını başkasına anlatamaz, mutlaka kendilerince kutsal olan başka bir manevi değere atıfta bulunmaları gerekir.
Amerika bunu yapmış; gelecek eylemlerini “İslami terörizme” karşı savaş sloganıyla meşrulaştırmıştır. Bu terörizm öyle bir görünümde ki tüm Orta Doğuyu kuşatmıştır. Amerikanın Sovyetler’e karşı besleyip Afganistan’da iktidar yaptığı Taliban rejimi bir anda terörist olmuştur. Hedef alınan Ortadoğu da Müslümandır. Amerika, İslam=terör mantığının, Türkiye gibi müttefiklerini dışarıya atmaması için,  “radikal İslam veya Vehhabi mezhebi” gibi hedef daraltması yapmaya çalışsa da, bu görüntü amacına tam hizmet etmemektedir. Bu yüzden Batı fiiliyatta tüm İslamı karşısına alma görüntüsünden hatta gerçekliğinden kurtulamamaktadır. Esasen Batı milliyetçiliği de bu çatışmacılığa hazır bir altyapı oluşturur.
Amerikalılar İslamofaşist kavramını ürettiler.  Büyük şehirlerde patlatılan bombalar, masum Müslümanların Avrupa’da ve Amerika’da terörist olarak algılanmalarını sağlayacak biçimde kullanıldı basın tarafından. Hz. Muhammed (asm) hakkında çirkin karikatürler yayınlanarak, Batı insanında Müslümanlar kam emicidirler havası yayılmaya çalışılıyor. Aslından saptırılmış bir Kuran uydurup yayınlayarak Müslümanların dinlerine şüphe vermeye çalışıyorlar.  Tüm bu çirkinliklere son olarak Papanın Hz. Muhammed'i (asm) kan dökücülükle suçlayan sözleri eklenmiş; böylece Papacı Hıristiyanlar  açıkça Müslüman toplumları karşılarına almıştır.
Orda Doğuya yönelik bu çıkar çatışmaları yaşanırken bölgeyi de sağlıklı görmek gerekir. Bölgedeki siyasi yapılar vaktiyle Osmanlı’nın karşısında ve İngiliz siyasetinin yanında yer almıştı. Şimdilerde bölgede katı ve baskıcı idareler hakimdir. Halk nispeten  eğitimsizdir, fakirdir ve dönen siyasi dolaplardan habersizdir. Etnik milliyetçilikler güçlüdür. Petrol şeyhlerinin trilyon dolarları zaten Batılıların kasalarındadır.
Müslüman milletler modern teknolojiye dayalı üretim bilicine sahip olamamış, bölge halkları ne yazık ki 50 yıl geride kalmıştır. Bölgeye demokrasi götürme paketlemesi altında ekonomik kaynakları hedefleyenlerin bu saldırılarından, bölgede çok yönlü bir uyanış da ümid ediyorum. 
Türkiye’nin bu ortamdaki durumu çok zordur. Kimilerine göre biz hala Müslümanız ve biz de bu çatışmalardan etkileniriz. Kimilerine göre, biz ya Müslüman değiliz, ya da ötekiler gibi değiliz. Ayrıca bizim devletimiz laik olduğu için, dinimize küfredip kutsallarımıza tecavüz edenlere resmi tepki gösteremeyiz.
Avrupa Birliği Projesi medeniyetleri kaynaştıracağı, Batıyla Doğunun birbirini hoş görmesine hizmet edeceği umulan bir projeydi. Bu sayede demokrasi farklı kültürleri ve inançları çatısı altında toplayacaktı.
Ama 11 Eylülden sonra gidişat bu hedefin tersine olmuştur. İnsan Hakları Mahkemesi Hıristiyanlığın tezahürlerini ve korunmasını desteklerken, başörtüsü sembolü başta olmak üzere islamın her türlü tezahürünün terör ve istibdat rejimini besleyeceği kanaatini hukuk mantığında yerleştirmiştir. Doğu toplumları hızla Batı’dan uzaklaştırılıyor.
Hıristiyanlarda Müslümanlara karşı nefret, aşağılama, korku üretiliyor ve süreç hızlanmış durumda. Türk ve Batı basını ne yazık ki inancıma göre gizli güçlerin desteğiyle gerçekleşen ve büyük çıkar çatışmalarına hizmet eden terör eylemlerini islamla ilişkilendirmekte çok başarılı olmuşlardır. Hatta İslamcı terörist tabiri bile çok kolaylıkla kullanılmış, böylece toplumların derin bilincinde İslamcı=terör bağlantısı kurulmuştur.
Çok sıcak bir örneği bu günlerde yaşıyoruz. İstanbul İsmailağa camiinde gerçekleşen cinayet kampanyalar halinde ard arda işlenmiş; henüz hukuk durumu tespit etmeden  Müslümanlık damgalanmıştır. Hemen ardından Türkiye’nin tarikatlar haritası üzerinde yazı dizileri başlatılmıştır. Bu türden organize çalışmalar, sıradan insanın alt şuurunda otomatik eşleştirmeler oluşturur. Cami cinayetleri=tarikatlar. Bu türden psikolojik mücadele yöntemleri siyasal güçler tarafından hem ülke içinde hem de ülke dışında çok profesyonelce kullanılmakta, okuyanların, duyanların bilinçleri pas geçilerek bilinçaltlarına gizli amaçlara  hizmet edecek inançlar kodlanmaktadır.
Türk basını haber, bilgilendirme ve doğruyu gösterme aracı olmaktan büyük ölçüde çıkmış; çıkar odaklarının amaçlarına  hizmet eden etkili propaganda araçlarına dönüşmüştür. Son yıllarda medya bu amaç çerçevesinde olağanüstü profesyonelleşmiştir.
Türkiye’nin zorluğu
Türkiye çok güçlü bir devlet olarak tarih sahnesinde etkin rol oynayabilir; kendi politikalarını izleyebilirdi. Ne yazık ki bu olamamıştır ve olması da çok zordur.
Zira Türkiye’nin çözülmesi son derece zor iki sorunu vardır. Doktora tezimde ve kitabımda detaylı işlediğim bu sorunlardan birisi, Kemalist ideolojinin bölücülük algısı, diğeri de laikliğe çizdiği çerçevedir.
Türkiye’de vatansever insanlar gizli çıkarlara ve amaçlara hizmet eden siyasi sloganlarla yönlendirilmeye çalışılır. Gençlerimizin yüksek enerjisi ona buna çatmanın, kavganın, hatta şiddetin aracı olarak kullanılır.
Yıllar içerisinde toplum mühendisliği oyunları ülke halkını kitleler halinde bölümlemiştir. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik anti laik, tarikatçı, cemaatçi, ülkücü refahçı gibi kitleleşmeler oluşturulmuştur. O denli ki, yazarlar okuyucuları, okuyucular yazarları paylaşmış, kitleler arasında önyargılar, retler, dışlamalar üretilmiştir. Bir çok sivil yapı ayakta durabilmek için kendi bütünlüğünü korumaya yönelmiş, enerjisini alternatifleri dışlamaya harcamış, içine kapanık birer getto havasına kaymıştır.
Ülkede çözüm öneren bir hareket ciddi boyutlara ulaştığında lideri ya öldürülmüş, ya hapse tıkılarak mümkünse delirtilmiş, ya grup iç çatışmalarla bölünmüş, ya da toplum mühendisliği devreye sokularak millet nezdinde kitlenin itibarı sıfırlanmıştır. Bu yöntemler görünüşe göre ülke bütünlüğünü korumakta, oysa vatan gökdeleninde derin çatlaklar ve sarsıntılar oluşturmaktadır. Oluşan çatlakları bu tür suni yöntemlerle sıvamayı sürdürdüğümüzde, son bir titreşimin tüm gökdeleni çökertmesi kaçınılmaz olacaktır.
Laikliğin tanımı ve sınırı nedir? Laikliğe kimilerinin verdiği anlam milletin yarısından çoğunun diken üstünde hissetmesine yol açıyor. Kavramlar tanımsız, içi doldurulmamıştır. Namaz kılanın, Kuran okuyanın başörtüsü takanın kendini irticacı yobaz hissetmemesi, bu tür yaftalardan kendisinin de kast edildiğini düşünmemesi mümkün değil.
Aynı durum bölücülük algısı için de geçerlidir. Türk hukuku bölücülüğü en başından, niyetlere kadar inerek önlemeyi amaçlamıştır.
Ortalıkta sonu gelmez bir kör dövüşü yaşanıyor. Kitleler birbirleriyle mücadele ediyor. Ülke gündemini ciddiyetle merak ettiğiniz ve izlediğinizde ruhunuz bunalıyor. Tarihe meydan okumamıza yetecek müthiş enerjimizi birbirimizle didişerek tüketiyoruz. Adeta beynine girmiş bin virüsün çatışan emirleriyle kafası karışmış dev gibi, bir oraya bir buraya yalpalayarak hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz.
Ne yapmalıyız?
Başımızdaki oyunlar çok büyük. Vatan ve millet sevgimiz çok kolayca kirli çıkarlara alet edilebiliyor ve piyon olmaktan kurtulmakta zorlanıyoruz.
Büyük oyuncular çıkarları için çatışırken altta ezilen biz masum ve iyi niyetli insanlarız. Bu oyunlardan kurtulmamızın yolu bellidir. Oyuncular bizi çatıştırarak çıkarlarını geliştirirler. Fitne gözleri ve gönülleri kör eder. O zaman:
—İdeallerimizden vazgeçmemeliyiz: Sosyal hayatımızı çökertmek için cinselliği, zevkçiliği, hayalperestliği kullanıyorlar. İnadına hayaller geliştirmeliyiz. Bugünlerin yarınları var. Gecelerin sabahı gelecek. Her gerilim elbette bir esenlikle noktalanır. Dışarıda ne olursa olsun, biz hedeflerimizi belirlemeli, disiplinli çalışmalıyız.
—Ahlakımızı geliştirmeliyiz: Bizi ahlaksız, sözünde durmayan, yalan söyleyen, borcunu ödemeyen vefasız bir millet haline getirmeye çalışıyorlar. Bizi siyasi oyunlar değil, bu türden ahlak zafiyetleri çökertir. Başkaları ahlaksızlıkla ne kadar kirlense de biz temiz olma mücadelemizi sürdürmeliyiz.
—Birbirimizi sevmeliyiz: Türkiye’de Türklerin kalbine Kürt nefreti, Kürtlerin kalbine de Türk nefreti ekiyorlar. Bu türden duyguları da ihalelerden pay kapma, millet malı üzerinden zenginleşme aracı olarak kullanıyorlar. Ayrıca herkese ya Arap ya da Amerikalı Avrupalı düşmanlığı ekiyorlar. Devletler zulmedebilirler; ama insanlar genel itibariyle masumdur. Müslüman kılıklı terör işlerse suçlusu İslam değildir. Türk adam öldürürse Türklük kirlenmez. Bir Kürt teröristlere destek olursa bütün Kürtler lekelenmez. Kötülük yapanındır, failin mensup olduğu devletin, dinin, mezhebin veya ırkın değil. Biz inancımız ve etnik farklılıklarımız ne olursa olsun, gönül ve kader birliği içerisinde yaşamaya mahkum tek bir milletiz. Farklılıklarımız bizim zenginliğimiz ve sevinç kaynağımızdır. Kaynaşamadığımız sürece fakirleşmekten kurtulamayız.
—Çıkarcı telkin ve yönlendirmelere uyanık olmalıyız. En güvendiğimiz insanlar bile çirkin amaçlara hizmet ediyor olabilirler. Genellikle kullanılan yöntem, iftira, gıybet ve dedikodudur.   Özellikle çağımızda hemen her terör olayı siyasi bir amaç için kullanılıyor. Uğur Mumcu katledildiğinde gazeteler günlerce katillerin boy boy resimlerini hayali senaryolarla yazıp durdular. Millet de cinayeti filancalar işledi zannına kapıldı. Zaman gösterdi ki o cinayeti devlet bile çöz(e)medi. Bundan sonra böylesi daha nice olay, bir yerlerde eğitilmiş ajanların rol aldığı nice kışkırtma yaşanabilir. Bu türden propagandalara karşı uyanık olmayanlar, milleti cepheleştirmeye çalışan bölücü güçlerin ekmeğine yağ sürerler.
—Açık görüşlü olmalıyız: Bugün kimse peygamber değildir ve hiç bir önder Allahtan vahiyle konuşmamaktadır. Herkes hata yapabilir, eksik bilebilir, yanlış düşünebilir veya zorlama altında hareket edebilir. Sevdiğimiz ve izlediğimiz insanları mutlak kusursuz görüp başkalarını bataklıkta sanmakla, kaynaşamayan, birbirimizi anlayamayan insanlara dönüşürüz. Herkes ve biz de bilmeden yanlış yapabiliriz. Saygılı ve anlamaya çalışarak bakarsak karşılıklı olarak esner, ortak noktalarda buluşma eğilimimizi arttırırız. En azından enerjimizi çatışma, gıybet ve iftirayla tüketmemiş oluruz. 
—Üretken olmalıyız: Biz Osmanlı’nın torunlarıyız. Tarihin en büyük bölümünde atalarımızın imzası vardır.  Dünyaya barışı ve esenliği bizim gibi sorumlu bir millet getirmezse kimse getirmez. Şimdi güçsüz olabiliriz; ama güç bir milletin çalışkanlığının ve dayanışmasının  eseridir. Ne üretebiliriz? Hangi sanatta gelişebiliriz? Hangi yeteneklerimizi geliştirebiliriz? Yarın bize ihtiyaç duyulduğunda insanlığa ne sunabiliriz? Şimdiden çalışmaya koyulanlar, zamanı geldiğinde rollerini icra ederler.
Sitemiz iyiliğe ve başarıya teşvik  için vardır. Amacımız, gönül ve zihin dünyamızı anlamlı ve değerli çalışmalara teşvik etmektir. İnsanlığa hizmet yolunda tek başınıza sayılırsınız. Gelişme yolunda kendini yönetemeyenin insanlığa faydası dokunamaz. Başarı yolculuğunuz kutlu olsun.  
Huzurla ve esenliklerle kalınız.
Dr. Muhammed Bozdağ
Yetenek.com

Köşe Yazarları